17 Şubat 2012 Cuma

RTE'YE (BAŞBAKAN'A) AÇIK MEKTUP


                Başbakanlık Makamına

KONU: “Eğitimde Bilinç Çağı”nı başlatacak proje önerim.

Fatih Projesi”nin hayata geçirilmesi konusunda öğrencilere tablet dağıtılmasıyla  ilgili haberlerden  Eğitimde Bilgi Çağı”ndan söz ettiğinizi öğrendim…

EĞİTİMDE BİLİNÇ ÇAĞI PROJESİ:
Yıllar önce başlattığımız çalışmalarda geliştirdiğim, ilk ve orta öğretim okulları müfredat programına “uygulama dersi” olarak konulması önerisiyle M. E. Bakanlığı’na gönderdiğim, (“Eğitimde Bilgi Çağı”nın bir sonraki adımı olan) “Eğitimde Bilinç Çağı”nı başlatacak, “Trafik terörünü halkın işbirliğinde çözme ve demokrasiyi tabana yayma projesi” ciddiye alınmadı.

Sözü edilen; özenle uygulanarak hayata geçirilmesi durumunda, GELECEĞİN (çevrenin kirletilmediği, tüketim çılgınlığına son verildiği, trafik kurallarını ihlâl edilmediği, sağlığa aykırı alışkanlıkların edinilmediği, verginin kaçırılmadığı, rüşvetin alınmadığı/verilmediği, milli servetin korunduğu, iş ahlâkına saygı gösterildiği (Ahilik İlkelerinin ihya edildiği) her şeyin devletten beklenmediği) TÜRKİYESİ’ni inşa etmek için bencileyin çalışacak çocuklarımıza, ANDIMIZ’da yer alan “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsemelerini sağlayacak, “diğerkâm kişilik” kazandıracak olan bu projenin uygulamaya konularak “Eğitimde Bilinç Çağı”nın başlatılmasını öneriyorum.

Bu proje hayata geçtiğinde, “Yurtta Barış”ın  sağlanacağını, Türkiye’nin “Muasır Medeniyet”in aşılacağını, “Dünyada Barış”a öncülük edeceği bir sürecin başlayacağını İDDİA ediyorum…

Çevre, tüketim(tasarruf), trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı (Ahilik), milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlattığım “okul dışı eğitim” olarak tanımladığım, insanı, davranışlarını ve nedenlerini araştırdığım, bazıları yerel bazıları merkezi yönetimin sorumluluk alanına giren, beni bilinçlendiren, bencillikten (nefsimin kölesi olmaktan) kurtaran, “demokratik kişilik“ kazandıran çalışmaları yaparken yaşam biçimim kökten değişti: 
*     Yasa bağımlısı” oldum.
*      Kendimi tanımağa başladım.
*     Diğerkâm bir kişilik edindim.
*     Çocuklukta içtiğimiz AND’ımızda yer alan “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsedim.
*     Edindiğim “tecrübi bilgi” ile işlevi aşağıda açıklanan Bilinç Üniversitesi’ni kurdum.

DEMOKRASİYİ KAVŞAKLARDA ÖĞRENDİM) : 1996 yılında Bodrum’da gerçekleştirilen Yerel HABİTAT Konferansı’na Emekliler ve Trafik Kozalarını kurarak katıldım. Garajaltı Kavşağında “Trafik kurallarına uyalım uymayanları uyaralım” sloganından esinlenerek bir proje  başlattım. Trafik Yasası’nın yayalarla ilgili kırmızı ışık kuralını  ihlâl edenleri (yayaları) uyarmaya başladım.

Başta Ankara, İstanbul ve İzmir, Konya ve Çorum olmak üzere, bazı il ve ilçelerde; başımda bir kırmızı şapka ile ve  ön yüzünde “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi” arka yüzünde “Yetmiş Milyonluk Aile, Türkiye Projesi“ ,  Çalışmanın En Yücesi Ulus için Olanıdır, Kemal Atatürk  ve “Sorun Bencillik Çözüm Sencilik” yazılı bazı önlükleri giyerek gerçekleştirdiğim bu projeyi uygularken, bir megafon ve “yeşili bekle lütfen”, “sağdan lütfen” yazılı pankartlar kullandım.

Diğer taraftan, demokrasiyi öğrenmemi, “yasa bağımlısı” olmamı sağlayan, bana “demokratik kişililik” kazandıran bu projeyi uygularken aynı kuralı sürücülerin de ihlâl ettiklerini gözledim. Bu durumu ve  demokrasinin “özgürlüklerin özgürlüklerle sınırlı olduğu bir yaşam biçimi” olduğu gerçeğini dikkate alarak düşündüğümde DEMOKRASİ kavramından bihaber bir toplum olduğumuzu anladım. Projeyi uyguladığım kavşakları, bu nedenle, “demokrasi dershanesi  ve sürücüleri engelleyen yayaları uyarma SORUMLULUĞUNU üstlenenleri, “demokrasi öğretmeni” olarak tanımlamağa başladım…

BİLİNÇ KAVRAMINI GELİŞTİRDİM: Yukarıda sözü edilen çalışmaları yaparken, “yeti” sözcüğüyle sınırlı soyut bir kavram olduğunu gördüğüm bilinç kavramını: (a) SORUMLULUK kavramıyla bütünleştirerek somutlaştırdım, ete kemiğe büründürdüm (b) Einstein’ın enerji formülünden yararlanarak bilimselleştirdim: “Bilinç”i = Zaman X Çaba’nın karesi” şeklinde ifade ettim

Bu formüle göre, “bilinç” kavramı basamakları sonsuza  uzanan bir merdiven şeklinde düşünülebilir

SORUMLULUK, BENCİLLİK, SEVGİ ve VİCDAN kavramlarıyla ilgili bazı tespitlerim:
*     Erich Fromm, “Sahip Olmak ya da Olmak” adlı eserinde:
“İnsan yapacağı bir seçme ile ya yok olacak ve kendisi ile birlikte tüm canlıları ortadan kaldıracak ya da yaşamını ve gelişimini sürdürmeye devam edecektir. Kötü gidişi önlemenin tek yolu, insanların ve onları yönlendiren toplumsal yapıların kökten değiştirilmesidir . Böylesi bir SORUMLULUKLA karşı karşıya  olan insanlığın doğru yolu bulabilmesi için, davranışlarını  şimdi yaptığı gibi “sahip olmak” ilkesine göre değil, “olmak” ilkesine göre değiştirmesi gerekir…

Mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye “sahip olmak” demek;  onları ele geçirmek, kendine mal etmek, onlara egemen olmak ve dilediğince kullanmak anlamına gelir. Ama insan hiçbir zaman yeterince şeye sahip olamayacaktır. Çünkü maddesel olan, elle tutulan aldatıcı ve geçicidir.

Sahip olmak”ın karşıtı olan “olmak” ilkesiyle yaşayan insan ise; hiçbir şeyi kendine mal etmeye ve ona egemen olmaya çalışmaz. Her şeyi kendi bütünlüğü, canlılığı ve gelişimi içinde SEVER. Böyle davranan bir insan, evrimleşmeye çalışır. “Olmak”, sözcüklerle tanımlanıp anlatılamaz. O ancak içte hissedilen bir özellik, bir süreç, bir canlılıktır.diyor.

*    Ruhbilim Uzmanı Ergün Arıkdal, “Pozitif Yaşam” adlı kitabında:
“İnsana SORUMLULUK yükleyen bilgi, kitabi bilgi değil, bizzat uygulanarak  idrak edilmiş ve hazmedilmiş olan bilgidir. Böyle bir bilgi, artık o insanın öz malı haline gelmiş ve bir yaşam düsturu olmuştur. Yeri ve zamanı geldiğinde insanın o bilgiyi kullanması gerekir; kullanmadığı takdirde hesap sorulmayı hak eder.” diyor…

Çevrenin kirletilmemesi, trafik kurallarının ihlâl edilmemesi (örneğin, yayalarla ilgili kırmızı ışık kuralının çiğnenmemesi) gerektiğini bilmeyen yoktur. Oysa, bu suçları işlemeyen, bu yolsuzlukları yapmayan da neredeyse yoktur. Bunun nedeni, Arıkdal’ın yukarıda da ifade ettiği, insana SORUMLULUK yüklemeyen “kitabi bilgi”dir. Her gün 15-20 can alan trafik kazalarının başta gelen nedeni de aynı bilgi, yani “kitabi bilgi”dir.

Diğer taraftan, Arıkdal’ın sözünü ettiği “kitabi bilgi”yi  özümsemiş, uygulama ile kazanılan “tecrübi bilgi”yi edinmiş bir insanın çevreyi kirletmesi, trafik kurallarını ihlâl etmesi, vergi kaçırması, yolsuzluk yapması düşünülemez… Buna VİCDANI izin vermez…(VİCDAN konusuyla ilgili ekli yazıya bakınız)

*   Sayın Arıkdal, “Evensel İnsan” adlı kitabında :
“Bizim halkımız VİCDAN  sesini dinlemek istemiyor çünkü çok materyalist olmuş durumda.  BENCİL bir milletiz biz.  Bu memleketin;  bilim adamından, ekonomistten, iyi siyaset adamından ziyade, VİCDAN’ının sesini çekinmeden ortaya koyabilen, gerçekten yürekli, gerçekten SEVEBİLEN insanlara ihtiyacı var. Bizim para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil, tam tersine VİCDAN  sesini ifade etmeye çalışan, SEVEN insanlara ihtiyacımız var.” diyor…

Nasıl yaşadığımı, günlük yaşamda nasıl davrandığımı, (kavşaklarda kırmızı ışık kuralını ihlâl eden yayaları uyardığımı, sokakta –kamusal alanda- çöp ve izmarit gibi atıkları topladığımı, kamusal alana (bir anlamda Türkiye’ye) sahip çıktığımı görenler; “herkes senin gibi olsa”, “sen ibadet ediyorsun”, “insanlık için çalışıyorsun” diyorlar… Övüyorlar… Ancak, “benim gibi” olmalarını, “insanlık için çalışma”larını, bu  SORUMLULUĞU üstlenmelerini önerdiğimde, ipe un seriyorlar…

İPE UN SERMENİN  BEDELİ: Türkiye (kamusal alan) adeta sahipsiz kalıyor… Nehirler, göller, denizler kirleniyor… Ormanlar tükeniyor… Türler azalıyor… Türkiye, böylece, biraz aşağıda değinilecek olan “iklim değişikliği”ne çözüm  değil, sorun üreterek katkıda bulunuyor…

YOLSUZLUK NEDİR ?
Bu noktada, Trafik Yasası’nın yayalarla ilgili kırmızı ışık kuralını ihlâl etmenin de yolsuzluk olduğunu altını çizerek, vurgulayarak ifade etmem gerekiyor. O kuralı, yukarıda da ifade edildiği üzere, neredeyse herkes ihlâl ettiğine göre, yolsuzlukların sona ermesi için fırınlarla ekmek yemesi gereken bir toplum olduğumuz söylenebilir

DÜNYEVİ VE UHREVİ DEĞERLER:
Yukarıda dile getirilen çalışmaları yaparken edindiğim birikimi, bu dünyanın insanlarının yol açtığı kaos, kargaşa ve “İklim değişikliği” gibi sorunlarla karşılaştırdığımda; o insanların içinde bulunduğu “Bilgi Çağı”nın dünyevi değerlerini aşmış, “Bilinç Çağı”nın uhrevi değerlerini idrak etmiş, nefsinin efendisi olmağa başlamış, bilinç konusunda uzmanlaşmış olduğumun farkına vardım ve kendimi Bilinçolog olarak tanımladım…

Bu dünyada bilinç konusunda diploma verebilecek bir kişi, kurum ya da kuruluş  bulunmadığına göre, Bilinçolog olup olmadığıma  yaşam biçimime bakılarak  karar verilebilir…                     

DÜNYANIN ÇAĞ ATLAMASI:
“İklim değişikliği”nin “Bilgi Çağı”nda gerçekleştiği; (aynı çağda ozon tabakasının delindiği, buzulların eridiği, yağmur ormanlarının tükendiği, türlerin azaldığı) sonuç olarak, “Bilgi Çağı”nın “bilgi ile sınırlı eğitim anlayışı”nın  felâket olarak tanımlanan sorunları önlemede yetersiz kaldığı gerçeği karşısında; bu çağın insanının  kendisini bilinçlendiremeyen, bencillikten kurtaramayan, demokrat bir kişilik kazandıramayan "eğitim anlayışı”nı aşmasının, “Bilinç Çağı”nın “bilinçlendirici eğitim anlayışı”na sahip çıkmasının, yalnız ülkemiz değil, bu gezegenin sakinleri için “olmazsa olmaz  bir SORUMLULUK  olduğu kendiliğinden ortaya çıkar…

SONUÇ OLARAK:
Yukarıda sözü edilen, M. E. Bakanlığınca ciddiye alınmayan, “Eğitimde Bilinç Çağı”nı başlatacak  Trafik terörünü halkın işbirliğinde çözme ve demokrasiyi tabana yayma projesi”nin uygulamaya konulmasını öneriyorum.

Sözü edilen projenin geliştirilmesi sürecinde yaptığım çalışmalarla ilgili dosyam (Galip Baran’ın Sicili) eklidir.

Uygun görüldüğü takdirde, sizinle doğrudan  görüşmeğe ve önerdiğim proje ile ilgili olarak bir sunuş yapmağa hazırım.

Saygılarımla.

Galip Baran
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu

TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@windowslive.com

(1)      Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antrapolog  v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.

16 Şubat 2012 Perşembe

EMPATİ,,,,,,,,,,


EMPATİ (*)
Empatinin Tanımı ve Tarihçesi
Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Basit gibi gözüken bu tanımın gerisinde pek çok kuramsal öğe bulunmaktadır ve belki de bu yüzden söz konusu tanıma ulaşılması oldukça zaman almıştır. Günümüzde "empati" denildiğinde akla Carl Rogers ve onun konuya ilişkin çalışmaları gelir. Psikoterapi alanında empatik iletişim kurma becerisiyle ünlenmiş Rogers' ın adı ile empati kavramı adeta özdeş hale gelmiştir. Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecine "empati" adı verilir. Yukarıdaki empati tanımı üç temel öğeden oluşmaktadır. Bir insanın karşısındaki bir kişi ile empati kurabilmesi için gerekli olan bu öğeleri şöyle sıralayabiliriz:
1) Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Başka bir söyleyişle, empati kurmak isteyen kişinin karşısındaki kişinin fenomonolojik alanına girmesi gereklidir. Fenomenolojik alan nedir? Psikolojideki fenomenolojik yaklaşıma göre her insanın bir fenomenolojik alanı vardır. Her insan gerek kendisini gerek çevresini, kendisine özgü bir biçimde algılar; bu algısal yaşantı özneldir (subjektiftir); kişiye özgüdür. Yani her insan dünyaya, kendine özgü bir bakış tarzıyla bakar. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış tarzıyla bakmalı, gerçekleştirmek için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmalıyız. Karşımızdaki kişinin rolüne girerek empati kurduğumuzda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı, daha sonra da bu rolden çıkarak kendi rolümüze geçebilmeliyiz. Aksi halde empati kurmuş sayılmayız. Karşımızdaki ile özdeşim kurmak (ona benzemek) veya ona sempati duymak, empatiden farklı şeylerdir.
2) Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir. Karşımızdakinin yalnızca duygularını veya yalnızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir. Empatiyi tanımlarken bu noktayı vurguladığımızda, empatinin iki temel bileşeninden söz etmiş oluyoruz. Bunlar empatinin bilişsel ve duygusal bileşenleridir. Karşımızdakinin rolüne girerek onun ne düşündüğünü anlamamız, bilişsel nitelikli bir etkinlik (bilişsel rol alma/bilişsel perspektif alma), karşımızdakinin hissettiklerinin aynısını hissetmemiz ise duygusal nitelikli bir etkinliktir (duygusal rol alma/duygusal perspektif alma.) Bilişsel rol alma duygusal rol almanın ön şartı sayılabilir. Empatinin bileşenlerinin ne olduğu konusunda araştırmacılar arasında, bazı görüş farklılıkları vardır. Örneğin Hoffman’ a (1978) göre empatinin, bilişsel, duygusal ve güdüsel (motivasyonel) olmak üzere üç bileşeni vardır. Bazı araştırmacılar empatinin bilişsel yönünü, bazıları ise duygusal yönünü vurgulamaktadır. Fakat çoğunluğun üzerinde uzlaştığı görüş, empatinin bilişsel ve duygusal bileşenlerden oluştuğu yolundadır.
3) Empati tanımındaki son öğe ise, empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır. Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile eğer anladığımızı ifade etmezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız. Araştırmacılar, insanların zihinlerinde kurdukları empatiyle, karşılarındaki kişiye ilettikleri empati arasında farklılık olduğunu belirtmektedirler. Karşımızdaki insanlara empatik tepki vermenin iki yolu vardır: Yüzümüzü/bedenimizi kullanarak onu anladığımızı ifade etmek. Empatik tepki vermenin en etkili yolu herhalde bu ikisini birlikte kullanmaktır. Bir sıkıntımız olduğunda, bizimle konuşan kişi, dostça bir gülümsemeyle kolumuza dokunup sıkıntımızı sözelleştirirse, örneğin "son günlerde çok bunalmışsın" derse, rahatladığımızı hissedebiliriz.
Bir Halk Masalında Empati
Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da "korkumdan kırk kantar yağım eridi" dermiş. Bir gün birisi demiş ki; "sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?" Bunun üzerine serçe şu cevabı vermiş; “herkesin kendine göre dirhemi, kantarı var; siz ne anlarsınız".
Yukarıdaki masalda verilmek istenen mesaj kanımca şudur: Her insanın -hatta her canlının- olaylara kendine özgü bir bakış açısı (fenomenolojik alanı) vardır. Dışarıdan baktığımızda bunu göremeyiz ve bu yüzden de onun bazı davranışlarına anlam veremeyiz. Kendimizi karşıdakinin yerine koyup olaylara onun gözüyle bakabilirsek, ancak bu durumda onun duygularını ve düşüncelerini anlamamız, dolayısıyla da davranışlarına anlam vermemiz mümkün olur.
Empatinin Sempatiden Farklılığı
Bir insana sempati duymak demek, o insanın sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir. Karşımızdaki kişiye sempati duyuyorsak, onunla birlikte acı çekeriz ya da seviniriz. Empati kurduğumuzda ise karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır. Kendimizi sempati kurduğumuz kişinin yerine koymamız ve onu anlamamız şart değildir; sempatide "yandaş" olmak esastır. Empati kurduğumuzda ise karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez; sadece onun duygularını ve düşüncelerini anlamaya çalışırız. Bir insanı anlamak başka şeydir, ona hak vermek başka şey. Empatide anlamak, sempati de ise anlamış olalım ya da olmayalım, karşımızdakine hak vermek söz konusudur.
Empati Kurma ve Yardım Etme Davranışı
Empati kurmanın yardım etme davranışına nasıl dönüştüğü hakkında başlıca iki kuramsal açıklama vardır: Bunlardan birincisine göre, sıkıntı içinde bulunan kişi ile empati kuran kişi, karşısındakinin durumunu anladığı için sıkıntıyı gidermek, yani kendisini rahatlatmak için o kişiye yardımda bulunur. İkinci açıklama ise şöyledir: Sıkıntıda bulunan kişi ile empati kurarak onun durumundan haberdar olan kişi, diğergam bir davranışta bulunarak, sıkıntıdaki kişiyi rahatlatmak amacıyla ona yardım eder. Yukarıdaki açıklamaların birincisine göre, yardım davranışının temelinde egoist bir güdü, ikincisine göre ise diğergam (altruıstic) bir güdü bulunmaktadır. Empati sadece kendisiyle empati kurulana yararı olan bir etkinlik değildir. Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik becerileri ve eğilimleri yüksek olan, bu yüzden de diğer insanlara yardım eden kişilerin, çevreleri tarafından sevilme ihtimalleri artar. Bell ve Hall(1954) yaptıkları araştırmada, liderlik özelliğine sahip kişilerin empati kurma becerilerinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Bir araştırmada, piyano ve keman çalan gençlerin empatik becerileri ve kendilerine yönelik saygı düzeyleri, müzikle uğraşmayan gençlerinkine oranla daha yüksek bulunmuştur. Yine benzeri bir araştırmada, kedi köpek gibi evcil hayvanların beslendiği evlerdeki çocukların empatik becerileri (bilişsel ve duygusal rol alma becerileri), evcil hayvan beslenmeyen evlerdeki çocukların empatik becerilerinden daha yüksek bulunmuştur. Bu bulgular, kişilerin ilgi alanları ile empatik becerileri arasında ilişki bulunduğu anlamına gelmektedir. Müzik, evcil hayvan gibi uğraş edinmek muhtemelen kişilerin empatik anlayışlarını/becerilerini arttırmaktadır. Bir araştırmaya göre, meraklarına anne ve babalarından karşılık bulan çocuklar, yetişkin olduklarında, aynı ortamda yetişmeyenlere oranla daha yüksek empatik ilgiye sahip olmaktadırlar.
Aşamalı Empati Sınıflaması:
(a)  Onlar Basamağı
Bu basamakta tepki veren kişi karşısındaki kişinin kendisine anlattığı sorun üzerine düşünmez, sorun sahibinin duygu ve düşüncelerine dikkat etmez, bu soruna ilişkin kendi duygu ve düşüncelerinden söz etmez. Sorunu dinleyen kişi, sorun sahibine öyle bir geri bildirim verir ki, bu geri bildirim, o ortamda bulunmayan üçüncü şahısların (toplumun) görüşlerini dile getirmektedir. Bu basamakta tepki veren kişi, birtakım genellemeler yapar, atasözleri kullanır. Örneğin parasını israf ettiği için yakınan bir kişiye "ayağını yorganına göre uzat" dersem, Onlar basamağında bir empatik tepki vermiş olurum. Bu sözlerimle karşımdaki kişinin ya da benim duygu ya da düşüncelerimiz yer almamakta, yalnızca toplumun bu konu ile ilişkin görüşü yansıtılmaktadır.
(b)  Ben Basamağı
Bu basamakta empatik tepki veren kişi, benmerkezcidir; kendisine sorununu anlatan kişinin duygu ve düşüncelerine eğilmek yerine, sorunun sahibini eleştirir, ona akıl verir; bazende kişiyi kendi sorunlarıyla başbaşa bırakıp kendinden söz etmeye başlar. Örneğin "ben" basamağına uygun empatik tepki veren bir kişi, dinlediği sorun karşısında "üzüldüm, aynı dert bende de var" der ve böylece sorun sahibini sorunuyla yüzüstü bırakıp kendi sorunlarını anlatmaya başlar. Ben basamağında empatik tepki veren kişi, karşısındaki insanı bir ölçüde rahatlatabilir.
(c)   Sen Basamağı
Bu basamakta empatik tepki veren bir kişi, kendisine sorununu ileten kişini rolüne girer, olaylara o kişinin bakış açısıyla bakar. Yani kendisine iletilen sorun karşısında, toplumun ya da kendisinin düşüncelerini dile getirmez, doğrudan doğruya karşısındaki kişinin duyguları ve düşünceleri üzerinde odaklaşarak, o kişinin ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamaya çalışır.
Yukarıda sıralanan üç temel empati basamağını kapsayacak şekilde on alt basamak oluşturdum:
1.   Senin problemin karşısında başkaları ne düşünür, ne hisseder: Bu basamakta empati kurmaya çalışan kişi, birtakım genellemeler yapar, felsefi görüşlere, atasözlerine başvurabilir, dinlediği soruna ilişkin olarak genelde toplumun neler hissedebileceğini dile getirir; sorununu anlatan kişiyi toplumun değer yargıları açısından eleştirir.
2.   Eleştiri: Dinleyen kişi, sorununu anlatan kişiyi kendi görüşleri açısından eleştirir, yargılar.
3.   Akıl Verme: Karşısındakine akıl verir, ona ne yapması gerektiğini söyler.
4.  Teşhis: Kendisine anlatılan sorunu ya da sorunu anlatan kişiye teşhis koyar; örneğin “bu durumun sebebi toplumsal baskıdır” ya da “sen bunu kendine fazla dert ediyorsun” der.
5.   “Bende de Var”: Kendisine anlatılan soruna ya da sorunun benzerinin kendisinde de bulunduğunu söyler; “aynı benim başımda” diye söze başlar ve kendi sorununu anlatmaya başlar.
6.  “Benim Duygularım”: Dinlediği sorun karşısında kendi duygularını sözle ya da davranışla ifade eder; örneğin “üzüldüm” ya da “sevindim” der.
7.   Destekleme: Karşısındaki kişinin sözlerini tekrarlamadan, onu anladığını ve desteklediğini belirtir.
8.   Soruna Eğilme: Kendisine anlatılan soruna eğilir, sorunu irdeler, konuya ilişkin sorular sorar.
9.  Tekrarlama: Kendisine iletilen mesajı (sorunu), gerektiğinde mesaj sahibinin kullandığı bazı kelimelere de yer vererek özetler; yani dilediği mesajı kaynağına yansıtmış olur.
10.  Derin Duyguları Anlama: Bu basamakta empati kuran kişi, kendisini empati kurduğu kişinin yerine koyarak onun açıkça ifade ettiği ya da etmediği tüm duygularını ve onlara eşlik eden düşüncelerini ark eder ve bu durumu ona ifade eder.
* * *
Ben bir “bilinçolog”um. Kendimi bir başkasının, örneğin bir sosyologun yerine koymam oldukça kolaydır. Bunun için, bir üniversitenin ilgili bölüm ya da fakültesinde öğrenim görmem yeterlidir. Ama bir sosyologun kendisini benim (bir bilinçologun) yerime koyması imkânsızdır. Bunun için öğrenim göreceği bir üniversite dünyada yoktur.
Bilinçolog olmak isteyen sayın sosyologlara önemle duyurulur…

Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu

TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76 /  E-POSTA: galipbaran@ttmail.com

(1)    :  Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek Bilinç Enstitüsü ya da Bilinç Kürsüsü gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.
(*) (google’dan aktaran Galip Baran)

HAYRETTİN KARACA'YA


Hayrettin Karaca
TEMA Vakfı Onursal Başkanı
Sayın Hayrettin Karaca

1926 yılında Bandırma’da doğduğunuzu, ilkokula Bandırma’da başlayıp İstanbul’da bitirdiğinizi öğrendim. İlkokula ben de  Bandırma’da başladım, ben de İstanbul’da bitirdim… 1932 yılında Manyas Eşenköy’de doğmuş bir hemşerinizim…   

1978 yılında İstanbul Çekmece Nükleer araştırma ve Eğitim Merkezi’nden (ÇNAEM) emekli olup, Bodrum’un Turgutreis Beldesine yerleştim. Aşağıda sayılan, bazılarından yerel bazılarından merkezi yönetimin sorumlu olduğu alanlarda çoğu zaman bir, zaman zaman birkaç kişiyle birlikte bazı çalışmalar yapıyoruz…

Size toprak konusunda yıllardır sürdürdüğünüz inançlı ve inatçı mücadele nedeniyle “Toprak Dede” diyorlar. Bana , “Trafik Dede  ve “Eylem Dede” gibi unvanlar yakıştırıyorlar… Diğer taraftan, Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır,  örneği ekli makalesinde beni  erdem öğreten deli” olarak tanımlamış...

Sayın Karaca,

Kanal B Televizyonu’nda yaptığınız bir programa katılmak ve aşağıda sayılan alanlarda başlattığımız çalışmalarda edindiğim ilginç bulacağınızı umduğum bilgi, birikim ve deneyimi toplumla paylaşmak  istiyorum…

Aynı amaçla, Kanal B  Televizyonu Genel Müdür’ü sayın Ali Haydar Birben’e gönderdiğim örneği ekli mektuba henüz bir cevap alamadım…

Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı (Ahilik), milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlattığımız, insanı, davranışlarını ve nedenlerini araştırdığımız, “okul dışı eğitim” olarak tanımladığımız bazıları yerel, bazıları merkezi yönetimin sorumluluk alanına giren; bazılarımızı bencillikten kurtaran ve bilinçlendiren çalışmaları yaparken yaşam biçimim  kökten değişti:

    “Yasa bağımlısı” oldum.
*    Kendimi tanımağa başladım.
*   “Diğerkâm bir kişilik” edindim.
*   “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsedim. 
*    Edindiğim “tecrübi bilgi” ile işlevi aşağıda açıklanan Bilinç Üniversitesi’ni kurdum.
*    “Bilgi Çağı”nda bocalamakta olan “Muasır Medeniyet”i aştığımın, “Bilinç Çağı”nda yaşamağa başladığımın, bilinç konusunda uzmanlaştığımın, Bilinçolog olduğumun farkına vardım…

“İklim değişikliği”nin “Bilgi Çağı”nda gerçekleştiği; aynı çağda ozon tabakasının delindiği, buzulların eridiği, yağmur ormanlarının tükendiği, türlerin azaldığı, bu çağın  bilgilendirici eğitim anlayışı”nın, “iklim değişikliği”ni önlemeğe yetmediği ve felâket olarak tanımlanan bu değişiklikten bu gezegenin sakinlerinin sorumlu oldukları dikkate alındığında; “Bilgi Çağı”nın “bilgilendirici eğitim anlayışı”nı aşmanın, “Bilinç Çağı”nın “bilinçlendirici eğitim anlayışı”nı hayata geçirmenin, yalnız ülkemiz değil, bu gezegenin sakinleri için önemi, zorunluluğu, kaçınılmazlığı, “olmazsa olmazlığı” kendiliğinden ortaya çıkar…

Sayın Karaca;

Yukarıda sözü edilen çalışmaları yaparken geliştirdiğimiz, ilk ve orta öğretim okulları müfredat programına “uygulama dersi” olarak konulması önerisiyle M. E. Bakanlığına gönderdiğimiz, geleceğin Türkiye’sinin iş ve devlet adamları olacak çocuklara da benzer özellikleri kazandıracağına, onları da en azından bilinçlendireceğine inandığımız “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi” dikkate alınmadı…

Yukarıda da ifade edildiği üzere, Kanal B’de yaptığınız programlardan birisine konuk edip, M. E. Bakanlığı’na gönderdiğimiz (örneği ekli) projenin hayata geçirilmesi önerimizi topluma paylaşmamıza olanak sağlarsanız; daha açık deyişle, geleceğin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, TBMM Başkanı, o, şu ya da bu bakanı olacak çocuklarımızın nasıl bilinçlenebilecekleri ile ilgili birikimimizi dile getirme konusunda bize yardımcı olursanız, minnettar kalırız…

Yukarıda sözü edilen çalışmaları yaparken geliştirdiğimiz “Diğerkâmlık Andı” ve “Öğrenci Andı” eklidir…

Saygılarımızla.

Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu

TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@ttmail.com

(1)    :  Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla “Bilinçoloji Ana Bilim Dalı”na dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır

EKLERİ:
1.      Trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi.
2.      Kanal B Televizyonu Genel Müdürü sn Ali Haydar Birben’e gönderilen mektup
3.     “Erdem Öğreten Deli (!)” /M. Akif Çukurçayır/ “Yurttaşsız Demokrasi”/ sayfa  299 / Çizgi Kitabevi
4.      “Diğerkâmlık Anı”
5.      “Öğrenci Andı”

GALİP BARAN, ÖZGEÇMİŞ


GALİP BARAN’IN ÖZGEÇMİŞİ

1932 Balıkesir Manyas Eşenköy  doğumlu.Erkek Sanat Enstitüsü mezunu.Çalışırken yüksek tekniker diploması aldı. USA Pennsylvania State University’deki bir yıllık eğitimden sonra 18 yıl Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim  Merkezinde (ÇNAEM) Reaktör İşletme ve Nükleer Elektronik uzmanı olarak çalıştıktan sonra 1978 yılında emekli olup, Bodrum Turgutreis’e yerleşti…
1985- 1989 yılları arasında Turgutreis’de Bodrum Halk Eğitim Merkezi adına halka ve ilköğretim okulu öğrencilerine İngilizce Kursları verdi…
1989 yılından itibaren çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, milli servet, iş ahlakı (Ahilik), imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda yaşanmakta olan sorunların çözümüne dönük projeler üreten, uygulayan Baran İyi derecede İngilizce, orta derecede Almanca, az da Fransızca biliyor…

RTE'YE (BAŞBAKAN'A) MEKTUP


GALİB BARAN’DAN ERDOĞAN’A ÖZEL…

Sevgili ve Değerli Evlat!
Sayın Başbakan,

Bu “name”yi kemâl-i ciddiyetle, ehemniyetle ve sindire, sindire okursan ülkeye çok daha iyi hizmet etmeyi öğrenirsin. Üstelik de çok daha “usta/kâmil” bir Başbakan olursun…
Bana gelince...
Yıllar önce Turgutreis’e yerleşen, TUBİKOM’u (Turgutreis Belediyesini İzleme Komitesi) kuran, Belediyenin kararlarını, etkinliklerini ve yanlışlarını izleyip halka duyuran, Halkın ve devletin kaynaklarının, holdinglere, şirketlere ve bilumum akrabaya “peşkeş” çekilmesini önlemek için çalışan, “yurdunu ve milletini özünden çok sevme’yi”, öğrenen;, Kendisini, “Turgutreis’in Turgutreis’i ve Turgutreislileri Turgutreislilerden daha çok seven delisi” şeklinde tanımlayan, erdem öğreten bir Bakırköylü…(BKZ: “Yurttaşsız Demokrasi”;  Prof. Dr. M Akif Çukurçayır; sayfa 299)
Bakın bizim için başka neler yazıyor Sayın Prof. Çukurçayır o kitabında:
“Evlat !
Sormadan edemeyeceğim… Senin Belediye Başkanı olduğun yıllarda benzer bir komite, örneğin İSBİKOM (İstanbul Belediyesini İzleme Komitesi) kuruldu mu?...
Eğer (keşke) Kurulsaydı?…
Şimdi senin Belediye Başkanı olduktan sonra neler kazandığına bir göz atalım:
Recep Tayip Erdoğan, belediye başkanı olduğu 1994’te 5 milyar 110 milyon liralık (141 bin 160 dolar) servet beyan etti. Erdoğan’ın serveti 2005’te 1 trilyon 780 milyara (1 milyon 346 bin dolar) çıktı” ( Milliyet; 6. 02. 2006)
İstanbul’da düzenlenen 4. BM En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı’nda konuşan Başbakan Tayyip Erdoğan, “günde 1.25 dolardan az harcayan on milyonlarca insanın bulunduğu bir dünyada kimsenin masum olmadığını söyledi”. (Milliyet ; 10. 05. 211)
Aslında, böylesine acı bir gerçeği böylesine açık yüreklilikle söyleyebilen trilyoner Erdoğan’ın “hakkını” yememek lâzım!!!???
Erdoğan’ın hakkını yememek lâzım da;  günde 1.25 dolardan az harcayan milyonlarca insanın bu şekilde yaşamak zorunda kalışının nedenlerinin ya da sorumlularının kim olduğunu da düşünmek lâzım!!!
Benim Turgutreis’e yerleştikten sonra başlattığım “okul dışı eğitim” olarak tanımladığımız, insanı davranışlarını ve nedenlerini araştırdığımız çalışmaları yaparken kazandıklarıma gelince: Bilinçlendim, bencillikten (hodkâmlıktan) kurtuldum, “yasa bağımlısı, diğerkâm bir kişi” oldum, “yurdu ve milleti özden çok sevme “ilkesi”ni özümsedim, işlevi aşağıda açıklanan Bilinç Üniversitesi’ni kurdum…
Senin kazandıklarının yanında : “cim karnında bir nokta”… 
Evlat!
Bilmeni istediğim asıl gerçek:
Yukarıda bahse konu, ‘cim karnında bir nokta’ olarak tanımladığım özellikleri kazanırken, zaman, emek ve çaba dışında benim gibi bir emekli için servet sayılacak meblağlar da harcadım:
İstanbul Ataköy’deki evimin satışından elime geçen (o zamanın parasıyla) 90 milyar TL’yi ve iki yıl önce (2009), Ziraat Bankasından borç olarak aldığım 15 bin TL’yi sözü edilen çalışmaları finanse etmek için kullandım…
Evlat!
Şimdi, yukarıda sözü edilen, günde 1.25 olardan az harcayan on milyonlarca insanın bulunduğu bir dünyada kimsenin masum olmadığını söylediğin Konferans’ta olduğun kadar açık yüreklilikle cevaplamanı istediğim bir soru:
Senin gibi bencil (hodkâm) başbakanların (şunu bil ki, bir zamanlar ben de bencil bir insandım) yönettiği bir dünyanın günümüzdekinden farklı olması, senin deyişinle on milyonlarca insanın 1.25 dolardan daha fazla harcaması mümkün mü ???!!!...
Başbakanların bencilliğinden söz edişimin seni şaşırtmadığını umarım… İnsanın bencil bir varlık olduğunu sözlüklerden öğrenebilirsin. İstersen gel, bencillik konusunda Ruhbilim Uzmanı Sayın Ergün Arıkdal’ın ne dediğini görelim:
“Bizim halkımız vicdan sesini dinlemek istemiyor çünkü çok materyalist olmuş durumda. Çok bencil bir milletiz biz. Bu memleketin; bilim adamından, ekonomistten, iyi siyaset adamından ziyade, vicdanının sesini çekinmeden ortaya koyabilen, gerçekten yürekli, gerçekten sevebilen insanlara ihtiyacı var. Bizim para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil, birtakım menfaatler uğruna “üç maymunlar’ı” oynayan insanlara değil, tam tersine vicdan sesini ifade etmeye çalışan, seven, uyum sağlayan, ortak alan kurabilen insanlara ihtiyacımız var. Bizim asıl sıkıntımız buradadır.” (“Evrensel İnsan” ; Ergün Arıkdal; sayfa 222)
Bu “name’yi”  bana darılmadan, kızmadan okuyabildinse kutlarım…
Diğer taraftan; nasıl bilinçlenebileceğini, bencillikten kurtulabileceğini, “yasa bağımlısı diğerkâm bir kişilik” kazanabileceğini, “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni nasıl özümseyebileceğini öğrenmek ve başta da işaret ettiğim gibi, bu ülkeye çok daha iyi hizmet etmek ve bu dünyada benzeri olmayan bir başbakan olmak istersen;, Sana can-u gönülden, hiçbir karşılık beklemeksizin, yardımcı, kabul edersen, danışman olmağa hazırım…
Malum!!!... Herkesin  “usta” olduğu bir alan var!!!…
Saygılarımla
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76

E-POSTA: galipbaran@ttmail.com

(1) : “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalı’na dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog v.b., Meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmak, daha açık deyişle, tam bir “felaket” biçiminde tanımlanan, “Bilgi Çağı”nın doğal sonucu olarak “iklim değişikliği” yaşayan dünyanın bencil (hodkâm) sakinlerinin “Bilinç Çağı”nı ve “Bilinçlendirici Eğitim anlayışı”nı ” İDRAK etmelerini sağlamak.”… Şeklinde açıkladığımız Bilinç Üniversitesi’ni kurdum.








BİLİNÇ ÇAĞI İNSANI, 1 & 2


BİLİNÇ ÇAĞI İNSANI… (1,mns)

Türkiye’de ilk dijital & İnternet Üniversite’nin kurucusu Galip Baran, Zeki Karaoğlu, İsmet Seyhan ile bazı arkadaşları yıllar önce;, Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlâkı (Ahilik) milli servet, imar ve “her şeyi devletten bekleme alışkanlığı” gibi alanlarda yaşanmakta olan ve bir türlü önlenemeyen sorunlara alternatif ve kalıcı çözüm öngören “proje içerikli” bazı özgün çalışmalar başlattılar...
Kâinatın objesi ve merkez varlık olarak tanımladıkları “insan” ı, insan davranışlarını ve davranış nedenlerini araştırdıkları ve proje gereği ‘okul dışı eğitim’ olarak tanımladıkları;  Bazıları merkezi yönetimin sorumluluk alanına giren, ancak kendilerini bencillikten kurtaran, (sayılan alanların tümünde) bilinçlendiren çalışmaları yaparken yaşam tarzları kökten değişti:
‘Yasa bağımlısı; Kanunları bilen ve uygulayan’ oldular.
Kendilerini tanımağa ve dünyada oluş nedenlerini anlamaya başladılar.
‘Evreni, Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi’ni özümsediler,
Edindikleri ‘tecrübi bilgi’  ile işlevi aşağıda açıklanan Bilinç Üniversitesi’ni kurdular.
‘Bilgi Çağı’nı ve (dünyevi) değerlerini aştıklarının, ‘Bilinç Çağı’nın kendine özgü yüksek (uhrevi) değerleriyle tanıştıklarının ve bilinç konusunda uzmanlaştıklarının farkına vardılar. Sonuçta kendilerini “Bilinçolog” olarak tanımlayabileceklerini düşündüler.
LÜTFEN DİKKAT: Bilinç Üniversitesi (www.bilinc-universitesi) kurucuları; bu gezegende bilinç konusunda diploma verebilecek yetkinlikte bir kurum ya da kuruluş bulunmadığına göre; Bilinçolog olup olmadıklarına yaşam biçimlerine bakılarak karar verilebileceğini savunurlar.
Diğer taraftan; ‘iklim değişikliği’nin ‘bilgi çağı’nda gerçekleştiğine, aynı çağda ozon tabakasının delindiğine, buzulların eridiğine, yağmur ormanlarının tükendiğine, doğal yaşam formları (fauna) ve türlerin azaldığına, sonuç olarak: ‘bilgi çağı’ insanlarının ‘bilgi (bildikleri kadarı) ile sınırlı eğitim anlayışı’nın felâket olarak tanımlanan ‘iklim değişikliği’ni önleme konusunda yetersizlik ve yeteneksizliğine dikkat çeken Bilinç Üniversitesi Kurucuları, bu sonuçtan yola çıkarak; “bilgi çağı’nın insanı bencillikten kurtaramayan, bilinçlendiremeyen “bilgi (bilinebilen kadarı) ile sınırlı eğitim anlayışı”nı aşmanın,  bu gezegenin insanlarını da ‘bilinç çağı’na taşıyacağına inandıkları ‘bilinç destekli-takviyeli eğitim anlayışı’nı hayata geçirmenin,  yalnız ülkemiz değil, dünya sakinleri için önem, zorunluluk ve kaçınılmazlığı, ‘olmazsa olmazlığı’ kendiliğinden ortaya çıkar” diyorlar…
Bilgi Çağı” toplumunu ‘Bilinç Çağı’ insanları olmağa (transformasyon) ikna etme sorumluluğunu üstlenmiş olan Bilinç Üniversitesi kurucuları şimdi yeni bir proje; Atılım ve açılım başlattılar.  Buna göre: Yıllar önce, “insani boyut ve bilinç toplumunun, “kırmızı çizgi”  ilkesinden hareketle’ demokrasi meydanları ve kavşaklarda başlatılan, “insanların bencillikten kurtulmalarını ve bilinçlenmelerini sağlamada” etkili olan çalışmada edindikleri deneyimden esinlenerek hayata geçirilmesi düşünülen yeni proje, ‘Bilgi Çağı” insanlarının bilinçlenmenin önemine dikkat çekmeyi, bir başka deyişle, “insani boyut ve bilinç toplumu” için öncülük ve önderlik etmeyi öngörmektedir. Saygılarımla.
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu

TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@windowslive.com

(1)    :  Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla “Bilinçoloji Ana Bilim Dalı”na dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, bundan böyle, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, avukat, sosyolog, psikolog, antrapolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.


BİLİNÇ ÇAĞI İNSANI… (2,GB)

Bilinç Üniversitesi’nin kurucusu Galip Baran, Zeki Karaoğlu, İsmet Seyhan ile bazı arkadaşları yıllar önce; çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlâkı (Ahilik) milli servet, imar ve ‘her şeyi devletten bekleme alışkanlığı’ gibi alanlarda yaşanmakta olan ve bir türlü önlenemeyen sorunlara çözüm öngören bazı çalışmalar başlattılar...

İnsanı, davranışlarını, davranış nedenlerini araştırdıkları ve ‘okul dışı eğitim’ olarak tanımladıkları;  bazıları merkezi yönetimin, bazıları yerel yönetimin sorumluluk alanına giren, kendilerini bencillikten kurtaran, bilinçlendiren çalışmaları yaparken yaşam biçimleri kökten değişti:

*    ‘Yasa bağımlısı’ oldular.
*     Kendilerini tanımağa başladılar.
*     Özelde “yurdu ve milleti”, genelde “dünyayı ve dünyalıları özden çok sevme ilkesi’ni özümsediler,
*     Edindikleri ‘tecrübi bilgi’  ile işlevi aşağıda açıklanan Bilinç Üniversitesi’ni (1) kurdular.
*    ‘Bilgi Çağı’nı ve (dünyevi) değerlerini aştıklarının, ‘Bilinç Çağı’nın (uhrevi) değerleriyle tanıştıklarının ve bilinç konusunda uzmanlaştıklarının farkına vardılar. Sonuçta kendilerini Bilinçolog olarak tanımlayabileceklerini düşündüler.

LÜTFEN DİKKAT: Bilinç Üniversitesi kurucuları; bu gezegende bilinç konusunda diploma verebilecek yetkinlikte her hangi bir kurum ya da kuruluşun bulunmadığı gerçeğini de hatırlatarak; ilgilenenlerin, Bilinçolog olup olmadıklarına yaşam biçimlerine bakarak karar verebileceklerini savunuyorlar.

Diğer taraftan; ‘iklim değişikliği’nin ‘bilgi çağı’nda gerçekleştiğine, aynı çağda ozon tabakasının delindiğine, buzulların eridiğine, yağmur ormanlarının tükendiğine, türlerin azaldığına, sonuç olarak; ‘bilgi çağı’ insanlarının ‘bilgi ile sınırlı eğitim anlayışı’nın felâket olarak tanımlanan ‘iklim değişikliği’ni önlemede yetersiz kaldığına dikkat çeken Bilinç Üniversitesi kurucuları, bu sonuçtan yola çıkarak; “bilgi çağı’nın insanı bencillikten kurtaramayan, bilinçlendiremeyen “bilgi ile sınırlı” olduğu yukarıda ifade edilen  eğitim anlayışını aşmanın,  bu gezegenin insanlarını ‘bilinç çağı’na taşıyacağına inandıkları ‘bilinç destekli-takviyeli eğitim anlayışı’nı hayata geçirmenin,  yalnız ülkemiz ve sakinleri için değil, dünya ve sakinleri için önem, zorunluluk ve kaçınılmazlığı, ‘olmazsa olmazlığı’ kendiliğinden ortaya çıkar” diyorlar…

‘Bilgi Çağı” insanlarını (bu gezegenin sakinlerini) ‘Bilinç Çağı’ insanı olmağa ikna etme sorumluluğunu üstlenmiş olan Bilinç Üniversitesi kurucuları yeni bir proje başlattılar. Bu gezegenin sakinlerini yayalarla ilgili trafik ışıklarıyla donatılmış kavşaklarda başlattıkları bu projenin uygulamasında yer almağa, her şeyi devletlerden (devletlerin, yıllardır savsakladıkları Kyota Protokolu’a uymalarını) beklemek yerine kendileriyle işbirliği yapmağa davet ediyorlar… 

BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ 

(1) :  Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla “Bilinçoloji Ana Bilim Dalı”na dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, bundan böyle, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, avukat, sosyolog, psikolog, antrapolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.